Neden işe gidiyorsun?
Sabah çalan alarm, yalnızca yeni bir günü değil, aynı zamanda görünmez bir döngüyü de başlatır. İşe gidilir çünkü hayatta kalmak gerekir. Hayatta kalınır çünkü varızdır. Bu mantık zinciri ilk bakışta kaçınılmaz görünür. Ancak biraz yakından bakıldığında modern insanın en derin varoluş sorusuna dönüşür: Gerçekten yaşamak için mi çalışıyoruz, yoksa sadece çalışabilmek için mi yaşıyoruz?
Günümüz şehir hayatında ev, dinlenme mekânı olmaktan çok bir “bakım ve onarım istasyonu”na dönüşmüş durumda. Yemek yenir, uyunur ve beden ertesi gün yeniden üretime hazır hale getirilir. Bu düzenin sessizliği içinde birçok insan aynı gerginliği taşır: Yarın sabah çalacak alarmın midede bıraktığı o tanıdık düğüm.

Neden Varoluşun Merkezine Yerleşti?
Modern ekonomik sistem, bireyin değerini üretkenliği üzerinden tanımlar. Çalışmak yalnızca gelir elde etmek değil; aynı zamanda toplumsal kabul görmenin de anahtarıdır. İşsiz kalmak ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, kimlik krizine dönüşebilir. Böylece çalışma, yaşamın bir parçası olmaktan çıkıp yaşamın kendisi haline gelir.
Bu noktada soru şudur: Eğer çalışmazsak sistem çöker mi, yoksa sadece alıştığımız düzen mi sarsılır?

Hayatta Kalmak Bir Zorunluluk mu?
“Hayatta kalmak zorundasın çünkü varsın.”
Bu ifade ilk bakışta mantıklı görünür. Ancak burada gizli bir çelişki vardır. Varlığımızı biz seçmedik. Kuralları biz koymadık. Buna rağmen oyunun içinde kalmaya zorunlu hissediyoruz.
Güney Afrikalı filozof David Benatar, varoluşun kendisini sorgular ve doğmuş olmanın başlı başına bir zarar içerdiğini savunur. Ona göre yaşam, kaçınılmaz acılar barındırır ve bu durum varoluşu tartışmalı hale getirir. Bu düşünce radikal görünse de modern insanın içsel yorgunluğuna ayna tutar.
Alarm Sesi ve Varoluş Kaygısı
Varoluşsal kriz çoğu zaman büyük felaketlerle değil, sıradan sabahlarla gelir. Alarm sesi, sadece uyanışı değil, aynı zamanda zorunlulukları hatırlatır. İşe geç kalma korkusu, performans baskısı ve gelecek kaygısı birleştiğinde birey kendini görünmez bir çarkın dişlisi gibi hisseder.
Bu durum, tükenmişlik sendromu ve kronik stresin artmasına neden olur. Modern insan artık fiziksel yorgunluktan çok anlam yorgunluğu yaşamaktadır.

Döngüden Çıkış Mümkün mü?
Döngü tamamen kırılmayabilir. Ancak döngünün içindeki bilinç değişebilir. Çalışmak zorunda olmak, anlam üretmeye engel değildir. Küçük seçimler, küçük alanlar, küçük özgürlükler… İnsan bazen sistemi değiştiremez ama sistemin içindeki konumunu dönüştürebilir.
Belki de asıl mesele, hayatta kalmak ile yaşamak arasındaki farkı fark etmektir.
Modern yaşamın kısır döngüsü, sessiz ama derin bir trajedi barındırıyor. Çoğumuz seçmediğimiz bir başlangıcın devamını sürdürüyoruz. Çalışıyoruz çünkü hayatta kalmak zorundayız; hayatta kalıyoruz çünkü varız.
Ancak insan yalnızca üretim yapan bir beden değildir. Aynı zamanda düşünen, sorgulayan ve anlam arayan bir varlıktır. Varoluşun gereksizliğiyle yüzleşmek bir zayıflık değil; cesarettir. Ve belki de bu cesaret, bizi aynı döngü içinde bile daha bilinçli, daha dayanışmacı ve daha insani bir yere taşıyabilir.
Çünkü bazen döngüyü kırmak mümkün değildir.
Ama o döngünün içinde birbirimizi anlamak mümkündür.