Zorluklar Bizi Nasıl Güçlendirir? Kısa Bir Yaşam Öyküsü

Demir ve Hafıza

Demir ve Hafıza

Ocakta harlanan kömürün kokusu, eski dükkânın isli duvarlarına sinmiş yosun kokusuna karışıyordu. Dışarıda nisan ayının hoyrat bir yağmuru vardı; saçaklardan dökülen su damlaları, kapı eşiğindeki aşınmış taşa düzenli bir ritimle vuruyordu. İçeride ise zaman başka türlü akıyordu. Körüğün her kasılışında parlayan kor kızıllığı, altmış yaşındaki Davut Usta’nın yüzündeki derin yarıkları daha da derinleştiriyor, gölgelerini duvara bir dev gibi düşürüyordu.

Davut Usta, sol elindeki uzun kıskaçla ocaktan kıpkırmızı, adeta erimiş bir güneş parçasını anımsatan demir çubuğu çıkardı. Sağ elindeki ağır çekici usulca kaldırdı. O sırada dükkânın köşesinde, tezgahın üzerindeki aletleri abartılı bir titizlikle düzenleyen yirmi yaşındaki çırağı Selim’e baktı. Selim, üç aydır bu dükkândaydı. Gençti, heyecanlıydı, her şeyin en pürüzsüzünü, en yenisini istiyordu.

Selim, ustanın demiri örse koyduğunu görünce dayanamadı, elindeki eğeyi bırakıp yaklaştı. Yüzünü buruşturarak, odanın ortasında bir kaya gibi duran, üzeri binlerce çekiç darbesiyle oyulmuş, yan tarafında derin bir çatlak barındıran eski örsü işaret etti.

“Usta,” dedi sesi yağmurun sesini bastırarak. “Yine mi bu ihtiyar? Bak, kasabadaki yeni dökümhaneden o gıcır gıcır, yüzeyi ayna gibi parlayan çelik örsü alalı iki hafta oldu. Köşede öylece duruyor. Şu eski, çatlak şeyle neden hala bileğini yoruyorsun? Hem müşteriler görüyor, dükkânın adını lekeliyor bu döküntü.”

Davut Usta durdu. Çekici örsün kenarına hafifçe bıraktı. Çıkan tok ses, dükkânın tavanında yankılandı. Derin bir nefes aldı; ciğerlerine dolan demir tozu ve nemli hava onu her zamanki sükunetine davet etti. Genç çırağın parıldayan gözlerine baktı, ardından elini o derin çatlağın üzerinde gezdirdi. Parmakları, demirin soğuk ve engebeli teninde adeta bir dostun yüzünü okşar gibi gezindi.

“Leke demez ona bilen, Selim,” dedi Davut Usta. Sesi, derinden gelen sakin bir nehir gibiydi. “Hafıza der.”

“Hafıza mı?” diye güldü Selim, gençliğin getirdiği o sabırsız özgüvenle. “Demirin hafızası mı olur usta? Çatlamış işte, miadı dolmuş. Bir gün tam ortadan ayrılacak, emeklerine yazık olacak. Gel, şu yeni örsü oturtalım kütüğe. Bugün o büyük pulluk demirini döveceğiz. Güç lazım, kusursuz bir yüzey lazım.”

Davut Usta, çırağının gözlerindeki o saf inancı gördü. Bir şey söylemedi. Sadece başını usulca salladı ve “Peki,” dedi. “Dediğin gibi olsun. Bugün pulluk demirini senin aynanda dövelim.”

Birlikte eski örsü ağır döküm kütüğünden indirdiler. Selim, kasları gerilerek, heyecanla köşedeki yeni örsü getirdi. Örs, dükkânın loş ışığında bile parıl parıl parlıyordu. Yüzeyinde tek bir çizik, tek bir hata yoktu. Kenarları keskin, dökümü kusursuzdu. Selim, gururla örsün üzerindeki tozu sildi. “İşte bu,” dedi. “Gerçek güç budur.”

Davut Usta ocaktaki demiri tekrar tazeledi. Demir, beyaz bir kor haline gelene kadar bekledi. Isı, dükkânın içini öyle bir kaplamıştı ki Selim’in alnından süzülen ter damlaları, gömleğinin yakasını ıslatıyordu. Usta, kıskacı sıkıca kavradı. Beyaz kor halindeki demiri yeni örsün pürüzsüz yüzeyine bıraktı.

“Balyozu al Selim,” dedi Davut Usta. “İlk darbe senin olsun, hakkındır.”

Selim, ağır balyozu iki eliyle kavradı. Ayaklarını yere sağlam bastı, derin bir nefes aldı ve tüm gücüyle balyozu havaya kaldırıp örsün üzerindeki sıcak demire indirdi.

GÜM!

Ses, her zamankinden farklı, çiğ ve kulak tırmalayıcıydı. Ama asıl gariplik hemen ardından yaşandı. Balyoz demire değer değmez, odada adeta bir buz camın kırılma sesi yankılandı. Selim, ellerinde korkunç bir titreşim ve sızı hissetti; balyoz neredeyse elinden fırlayacaktı. Gözlerini açtığında inanamadı.

O pürüzsüz, gıcır gıcır, tek bir kusuru olmayan yeni örs, ilk büyük darbenin şokuyla tam ortasından, bir hat boyunca ikiye ayrılmıştı. Sıcak demir araya sıkışmış, örsün iki parçası kütüğün üzerinden sağa ve sola devrilmişti. Selim şaşkınlıktan donakalmıştı. Kalbinin göğüs kafesini döven sesini kendi bile duyabiliyordu.

“Nasıl olur?..” diye fısıldadı genç çırak, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. “Bu yepyeniydi… En ufak bir hatası yoktu…”

Davut Usta hiç şaşırmamıştı. Yüzünde ne bir kızgınlık ne de bir zafer ifadesi vardı. Yavaşça eğildi, yerdeki ağır, eski örsü tek hamlede kaldırdı ve döküm kütüğünün üzerine nefes bile nefese kalmadan yerleştirdi. Ocakta soğumaya yüz tutan demiri tekrar aldı, eski örsün o derin çatlağının hemen yanına koydu.

“Vur,” dedi Selim’e, bu kez kendi elindeki çekici göstererek.

Selim, hala titreyen elleriyle kendi balyozunu kaldırdı ve bu kez ürkerek eski örse indirdi. Balyoz demire vurduğunda, dükkânı derin, tok ve adeta her şeyi kucaklayan bir melodi kapladı. Örs darbeyi aldı, hafifçe esnedi, sesi içine çekti ve yukarı doğru tatlı bir yankı bıraktı. Çatlak yerinden ne bir parça koptu ne de örs yerinden oynadı. Her darbede demir şekil alıyor, örs ise o sarsıntıyı adeta bir sünger gibi emiyordu.

İş bittiğinde, pulluk demiri mükemmel bir eğimle şekillenmişti. Davut Usta demiri soğutma havuzuna bıraktı; cıs seliyle birlikte yükselen buhar dükkânı kapladı. Usta, havlusuyla alnının terini silerken köşede çökmüş, kırık örs parçalarına bakan Selim’in yanına gitti. Elini gencin omzuna koydu.

“O yeni döküm,” dedi usulca, gözlerini eski örsün üzerindeki binlerce yara izine dikerek. “Hiç acı görmemişti Selim. Hiç ateşe girmemiş, hiç darbe almamış, kendi sertliğine öyle bencilce güvenmişti ki, hayatın ilk büyük darbesinde esnemeyi bilemedi. İçinde o darbeyi dağıtacak bir yolu yoktu. Kırıldı.”

Parmağıyla eski örsün yanındaki o derin, siyah çatlağı işaret etti.

“Bu ihtiyar ise, otuz yıl önce en ağır darbeyi yediğinde bu çatlağı aldı. O gün ben de senin gibi bittiğini sandım. Ama o gün bu çatlak, ona esnemeyi öğretti. Şimdi ne zaman büyük bir darbe gelse, o darbenin şoku bu çatlağın boşluğunda kayboluyor, etrafa yayılıyor. Onu ayakta tutan, yüzeyinin pürüzsüzlüğü değil; aldığı darbeleri neresinde ağırlayacağını bilmesidir.”

Davut Usta arkasını döndü, körüğün başına geçti ve ocağı beslemeye devam etti. Dükkândaki buhar yavaşça dağılırken, Selim yerdeki parlak ama ikiye bölünmüş çelik parçalarına, sonra da isli ışığın altında gururla duran çatlak örse baktı. Yağmur dışarıda hala yağıyordu ama dükkânın içindeki o tok, bilge melodi, Selim’in göğsünde çoktan derin bir sessizliğe dönüşmüştü.


Demir ve Hafıza – Defne Alaz (dadmedya)

Demir ve Hafıza
Demir ve Hafıza
Paylaş:

, Kategorisinden

Bu Kategoride Henüz İçerik Yok!

5 2 Puan
Konuyu Değerlendir
Abone Ol
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Ceylin Temur
Ceylin Temur
4 saat önce

Anlamı büyük, teşekkürler

Bu Kategoride Henüz İçerik Yok!