Ahşabın Fısıltısı
Atölyenin ağır, demir sürgülü ahşap kapısını araladığında içeriye dolan ikindi güneşi, havada asılı kalan ince talaş tozlarını sarı birer yakuta dönüştürdü. İçerisi yıllanmış maun, kaynayan kemik tutkalı, teneke sobanın üzerinde ağır ağır demlenen ıhlamur ve hafiften de is kokuyordu. Elif, dışarıdaki rüzgarın üşüttüğü ellerini bej rengi, jilet gibi ütülü kaşe kabanının ceplerine saklamış, omuzlarına çöken o görünmez ağırlıkla köşedeki üç bacaklı ahşap tabureye ilişmişti. Gözleri, uzun ve yıpranmış tezgahın ardında, elindeki zımparayla koca bir ut teknesine şekil veren Safa Usta’daydı. Yaşlı adam, içeri gireni çoktan fark etmesine rağmen ritmik hareketini bozmadı. Zımparanın ahşap üzerindeki o tok, düzenli hışırtısı, atölyenin loş sessizliğinde adeta sakin bir kalp atışı gibi yankılanıyor, Elif’in göğsündeki o dinmek bilmeyen çarpıntıyı yavaşlatmaya çalışıyordu.
Elif’in çantasının içinde, dakikası dakikasına planlanmış ajandası duruyordu. Hayatındaki her şeyi, herkesi o ajandanın kusursuz, düzgün çizilmiş karelerine sığdırmaya alışkındı. Ama bir kişi hariç…
“Yine fırtınalı bir deniz gibisin kızım,” dedi Safa Usta başını kaldırmadan. Sesinde, insanın içindeki o kaba dalgaları dindiren eski, şefkatli bir tını vardı. Zımparanın tozunu kot önlüğüne silerek derin bir nefes aldı.
Elif’in boğazına koca bir yumru oturdu. Ciğerlerine dolan o yoğun ve keskin ladin kokusu bile nefes almasını kolaylaştırmadı. “Olmuyor usta,” diye fısıldadı çatallı bir sesle. “Ne yapsam, ne kadar çabalasam olmuyor. Onu, ikimiz için en parlak, en doğru olan o yola sokmaya çalışıyorum. Adım adım planlar yapıyorum. Onun içindeki o büyük potansiyeli bir tek ben görüyorum sanki! Çok daha başarılı, sosyal, o hayal ettiğim, benim yanıma tam yakışan adam olabilir. Ama o…”
Cümlesini tamamlayamadı. Kirpiklerinde biriken yaşları gizlemek için başını hızla sokağa bakan, camları isli küçük pencereye çevirdi. “Sanki ben onu yukarı çekmek için çırpındıkça, o inatla kendi dağınık, sıradan dünyasına gömülüyor. Benim onun için çizdiğim o mükemmel, o harika tabloya bir türlü sığmayı beceremiyor. Neden benim onun için istediğim bu iyiliği göremiyor?”
Safa Usta, elindeki zımpara takozunu yavaşça tezgaha bıraktı. Üzeri incecik beyaz tozlarla kaplanmış, kalın kemik çerçeveli gözlüğünün üstünden Elif’e uzun uzun baktı. Bakışlarında ne bir yargılama vardı ne de ucuz bir teselli; sadece, asırlık bir sırrı saklıyormuş gibi derin ve sakindi. Tezgahın altındaki karanlık bölmeye uzandı. Oradan henüz işlenmemiş, üzerinde koyu kahverengi, asimetrik halkalar ve oldukça düzensiz, hırçın damarlar olan kalın bir ceviz ağacı parçası çıkardı. Ahşabın yüzeyi zımparalanmamıştı, kaba saba bir dokusu vardı ve bir kenarı, ustanın genelde kullandığı o düz, pürüzsüz formun aksine, inatçı bir kavis çizerek dışa doğru bükülüyordu.
“Biliyor musun Elif,” diye söze başladı Usta, nasırlı ve yorgun parmaklarını ahşabın eğri büğrü damarları üzerinde usulca gezdirirken. “Bu ceviz parçasını aylardır o köşede bekletiyorum. Bir udun göğsünü taşımak için harika bir sertliği, eşsiz bir rezonansı var. Rengi, dokusu tam istediğim gibi.” Elini, ahşabın beklenmedik bir kavis yaptığı o çıkıntılı kısımda durdurdu. “Ama şurasında devasa bir dal düğümü var. Ağaç daha gencecik bir fidan halindeyken acımasız poyrazı hep buradan yemiş. Yaşamak için, güneşe dönebilmek için de kendi etrafında kıvrılmak, bükülmek zorunda kalmış. Kendi acı tatlı hikayesini, taç yaprağından köküne kadar şu damarlara bir harita gibi kazımış anlayacağın.”
Elif, burnunu hafifçe çekerek ustaya doğru biraz daha eğildi. Dikkati, içindeki o yorucu savaştan bir anlığına sıyrılıp, ahşabın pürüzlü, yaşanmışlık dolu yüzeyine kaymıştı. “Eğer o kadar iyi bir parçaysa, neden kesip atmıyorsun o eğri kısmı? Ya da ağır bir mengeneye sıkıştırıp, sıcak buharla düzleştirsen? Tam senin o kusursuz, harika ut kalıplarına uyacak şekle sokabilirsin onu.”
Safa Usta, acı bir hatırayı anımsamış gibi hüzünle gülümsedi. Gözlerinin kenarındaki derin çizgiler daha da belirginleşti. Çekmecesini aralayıp paslanmış, ince bir çelik raspa çıkardı. “Geçen bahar, tam da senin bu söylediğin gibi, buna çok benzeyen vahşi bir ardıç parçasını kendi kalıbıma uydurmaya kalktım,” dedi sesi atölyenin sıcak loşluğuna karışırken. “Kafamda kusursuz, dümdüz, vitrinleri süsleyecek o hayali udun silüeti vardı. Ağacın o doğal eğrimini, yıllanmış huyunu, kendi içindeki o suyunu görmezden geldim. Onu çelik bir mengeneye acımasızca sıkıştırdım. Saatlerce kaynar buhara tuttum, kendi doğrularıma, o ‘en iyi’ bildiğim şekle hizaya sokmak istedim.”
“Ne oldu peki?” diye sordu Elif, elinde olmadan sesini yükselterek. O an kalbinin atışlarının hızlandığını, avuç içlerinin hafifçe terlediğini hissetti.
Usta, raspasını masaya bırakıp bakışlarını doğrudan Elif’in buğulu gözlerine dikti. “Kırıldı,” dedi sadece. Bu tek kelime, ahşap duvarlara çarpıp geri döndü. “Dışarıdan baktığında tam istediğim o pürüzsüz, harika şekli almış gibi görünüyordu. Ama içten içe, o gözle görülmeyen ince lifleri boydan boya çatlamıştı. Üzerine telleri takıp, mızrabı ilk vurduğumda… O güne kadar duyduğum en sağır, en ruhsuz, en ölü sesi verdi bana. Çünkü ben onu olduğu şeyden koparıp, kafamdaki o ‘mükemmel’ şablona hapsetmiştim. Kendi eşsiz şarkısını söylemesine izin vermedim, inatla benim istediğim şarkıyı ona zorla söyletmeye kalktım.”
Usta elindeki kavisli ceviz parçasını, masanın üzerinden Elif’e doğru itti. Ahşabın serinliği ve üzerindeki o çıkıntılı dal düğümü Elif’in titreyen parmak uçlarına değdi.
“Ağacın bir huyu vardır kızım,” diye mırıldandı Safa Usta, yeniden zımparasını eline alıp o ritmik hışırtıyı başlatırken. “Tıpkı akan bir nehrin kendi yatağını bulması gibi. Eğer onun o hırçın doğasını, o kendine has eğrilerini, rüzgardan yediği darbeleri kabul edip onlarla birlikte çalışırsan, sana dünyadaki en güzel, en benzersiz tınıyı sunar. Ama onu kendi kafandaki o bencil kalıba zorla sokmaya kalkarsan… Geriye sadece elinde kalan kırık dökük parçalar kalır. Ve kırılan bir ahşap, ne yaparsan yap bir daha asla eski neşesiyle tınlamaz.”

Elif, parmaklarının ucundaki ahşap parçasına bakakaldı. O sert dal düğümünün üzerinde başparmağını yavaşça gezdirdi; ağacın rüzgara direnirken oluşturduğu o kusurlu ama tamamen ona ait olan izi kalbinin en derinlerinde hissetti. Kendi zihninde yoktan var ettiği, her hareketini kurguladığı Sinan silüeti belirdi aniden gözlerinin önünde; mükemmel, eksiksiz ama bir o kadar da ona ait olmayan, maskeli bir yabancı. Sonra, Sinan’ın o umursamaz görünen ama sokakta bir kedi sevdiğinde parlayan gözleri, planlarına uymasa da pazar sabahları yüzüne bulaştırarak yaptığı o şekilsiz, yanık krepler, dağınık ama sıcacık hali düştü aklına. Kendi yarattığı çelik mengenede sıkıştırdığı, sırf kendi ajandasına uydurmak için farkında olmadan her gün liflerini çatlattığı o adamın yorgun ruhunu gördü.
Boğazında günlerdir biriken o sivri, koca yumru usulca eriyip gitti. Teneke sobanın üzerinde kaynayan ıhlamurun tatlı kokusu, sanki atölyeye girdiğinden beri ilk defa genzine ulaştı. Kavisli ahşap parçasını özenle, sanki dünyanın en kırılgan camıymış gibi tezgahın üzerine, ustanın elinin yakınına bıraktı. Hiçbir şey söylemedi, tek bir kelime dahi etmedi. Safa Usta da konuşmadı; sadece zımparanın o yatıştırıcı, düzenli sesi tozlu atölyede yankılanmaya devam etti. Elif tabureden kalkıp kapıya yöneldiğinde, sabah evden çıkarken sırtına binen o ağır taş bloklar yok olmuştu. Demir sürgülü kapıyı yavaşça çekip sokağa adım attığında, akşam güneşinin son kızıllığı yüzünde ince, huzurlu bir tebessüm bıraktı.
Hikaye: Ahşabın Fısıltısı – Defne Alaz – (dadmedya)