Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok’un o ciğerimizi söken finalini dün gibi hatırlıyoruz, değil mi? Şehirdeki herkes, hatta gözünün nuru MJ ve Ned bile Peter Parker adını hafızasından sildi; May Hala toprağa girdi. Bizim delikanlı elinde kendi diktiği dandik kostümü, omuzlarında dünyalar kadar suçluluk duygusuyla New York’un ayazında tek başına kalakaldı. İşte Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün (Spider-Man: Brand New Day), bu acımasız tabloyu “Aman canım, bir büyü yaparız geçer” demeden, o duygusal enkazın tam ortasından devralıyor. Bütün hikâyesini Peter’ın o katıksız yalnızlığı, bastırmaya çalıştığı o iflah olmaz öfkesi ve “Peter Parker’ı gömdüm, ben artık sadece Örümcek-Adam’ım” kafası üzerine inşa ediyor. Dört dörtlük mü? Tövbe, değil! Ama yiğidi öldür hakkını ver; Tom Holland döneminin en olgun, çizgi roman ruhunu en buram buram koklatan ve psikolojik açıdan sınırlarda gezinen en iddialı macerası olmuş. Arkanıza yaslanın, çayınızı kapın; şimdi filmin ciğerini okuyoruz!
Spoiler Uyarısı: Aşağıdaki satırlar filmin hikâyesini, kapıdan süpürgeyle kovsan bacadan giren sürpriz karakterlerini, finalini ve o çok konuşulan jenerik sonrası sahnesini iliklerine kadar açık etmektedir. ona göre!

Aradan koskoca dört yıl geçmiş abiler, ablalar. Peter kardeşimiz tam zamanlı, mesaili Örümcek-Adam olarak New York sokaklarının tozunu attırıyor. Onu bekleyen ne bir okul var, ne bir sıcak çorba pişiren aile, ne de “Kanka halı sahaya geliyon mu?” diyecek bir dost. Şehir Örümcek-Adam’a tapıyor, bağrına basıyor; ama o kırmızı-mavi maskenin altındaki gariban Peter Parker, resmen bu evrende hiç var olmamış bir hayalet gibi.
Eski dostlarının onsuz paşalar gibi takıldığını, hayatlarına devam ettiğini gördükçe Peter’ın kayışı kopma noktasına geliyor tabii. “Benim neyim eksikti?” nidaları arasında hem zihinsel hem de fiziksel bir çöküşe geçiyor. Tam bu ruhi bunalımın ortasında New York, bedenleri kukla gibi oynatan, kimsenin göremediği sinsi bir tehdit ile çalkalanıyor. O görünmez düşman da kim dersiniz? Sadie Sink’in canlandırdığı Jean Grey! Ama senaristler sağ olsun, Jean’i “Ben dünyayı yakacağım, muhaha” diyen klasik, içi boş bir kötü adam yapmamışlar. Kontrol edemediği telepatik güçleri ve travmaları yüzünden kızcağız hem bir felaket hem de kurban.
Peter’ın güçlerindeki o garip mutasyonlar ise sadece Jean’in zihin kurcalamasından ibaret değil; içindeki o bastırılmış öfke ve örümcek genleri hortluyor. Karakterin organik ağ üretmeye başlaması, gözlerinin kömür gibi kararması ve tam bir mahalle kabadayısına dönüşmesi; çizgi romanlardaki Six Arms Saga, Man-Spider ve The Other hikâyelerine “Biz de buradayız!” selamı çakıyor.

“Yepyeni Bir Gün” Adı Ne Anlama Geliyor?
Film ismini, 2008’in o çok tartışılan, hayranları ikiye bölen Brand New Day çizgi roman döneminden aşırıyor. Çizgi romanda Peter’ın evliliği ve tüm geçmişi bir kalemde silinip sıfırlanmıştı. Film bu senaryoyu birebir kopyalamıyor ama ana fikri cebe atıyor: Geçmişteki tüm köprüler yandı, şimdi sıfırdan başlama vakti!
Fakat buradaki “yepyeni gün” öyle neşeyle uyanılan neşeli bir sabah değil. Peter için her sabah, onu kimsenin tanımadığı buz gibi bir gerçekliğe göz açmak demek. “Gün ola harman ola” misali, filmin sonunda bu kavramın rengi değişiyor. Yepyeni gün; geçmişi zorla diriltmek değil, kaybettiğin şeylerin yasını tutup önüne bakabilmek ve insanca yaşamaya tekrar cüret edebilmektir. Filmin finalinde o görmeye alıştığımız “şehre karşı artistik salınım” sahnesinin olmaması tesadüf değil. Delikanlı sonunda sadece maskeden ibaret olmaktan vazgeçip, insan olmayı hatırlıyor.

Destin Daniel Cretton Farkı: Daha Fiziksel, Daha Canlı Bir New York
Jon Watts’ın o cilalı, steril tarzından sonra Shang-Chi ile aksiyonun kitabını yeniden yazan Destin Daniel Cretton’ın dümene geçmesi, filme ilaç gibi gelmiş. Adam aksiyonu bilgisayar efekti çöplüğüne çevirmemiş. Peter’ın binaların arasından geçerken çektiği o fiziksel eziyeti, bileğindeki ivmeyi, yerçekiminin o amansız ağırlığını kemiklerinizde hissediyorsunuz. Yer yer Andrew Garfield’ın o estetik sahnelerine, yer yer de Playstation’daki Spider-Man oyunlarına göz Kırpan şahane bir görsel dille karşı karşıyayız.
Şehir de sadece tabelalardan ibaret değil; New York resmen nefes alıyor, yaşıyor! Halk mahallelimizle etkileşimde, onunla dertleşiyor. Yıllardır unuttuğumuz o “Sizin Nazik Komşunuz” hissi, bu filmle penceremizden içeri tekrar giriyor.

Tom Holland’ın Şimdiye Kadarki En Güçlü Peter Parker Performansı
Holland’ı önceki filmlerde ergen şakalarıyla, sakarlıklarıyla izledik durduk. Bu kez karşımızda hayatın sillesini yemiş, erken büyümek zorunda kalmış bir adam var. Tom Holland içindeki o derin acıyı bağırıp çağırarak değil, o suskunluğuyla, o donuk bakışlarıyla öyle bir aktarmış ki, şapka çıkarılır!
MJ’yi başka bir adamla gülüşürken gördüğü o çatı sahnesi var ya… Hani derler ya “Bağrıma taş bastım” diye, tam olarak öyle bir an. Peter orada kendi büyük fedakârlığının acı faturasını ödüyor. “Ben sevdiklerimi korudum ama kendimi yok ettim, bu gerçekten kahramanlık mı?” sorusu filmin şakaklarına bir silah gibi dayanıyor. Holland; Jean’in zihnine daldığı anlarda da, Punisher ile laf dalaşına girdiği sahnelerde de oyunculuk dersi veriyor.

Punisher: Peter’ın Dönüşebileceği Karanlık Gelecek
Jon Bernthal’ın Punisher’ı (Frank Castle) o kadar cuk oturmuş ki, sırf şov olsun diye kadroya doldurulduğunu düşünenleri utandırıyor. Frank Castle, Peter’ın tam karşısındaki “karanlık ayna”. İkisi de sevdiklerini kaybetmiş, ikisinin de yüreği yangın yeri. Ama Peter hâlâ merhamete tutunmaya çalışırken, Frank “Kesin ipini gitsin” kafasında.
“Biri suçluları kurtarmaya çalışır, diğeri toprağa gömer. Ama günün sonunda ikisi de aynı mezarın başında ağlar.”
Peter’ın gözü karardıkça Frank’in yöntemlerine kayması filmdeki gerilimi tavan yaptırıyor. Frank, Peter’ın düşebileceği o zifiri karanlık kuyu; Peter ise Frank’in kurumuş vicdanında kalan son yeşil yaprak. İkilinin arasındaki o sert ama mizah soslu atışmalar filmin en lezzetli yerleri. Frank’in o sert abilik tavrı, PG-13 sınırlarına rağmen gıkını çıkarmadan o ağırlığı hissettirmesi tek kelimeyle harika.

Hulk Neden Filmde?
Mark Ruffalo’nun Bruce Banner/Hulk’ı da hikâyenin bir diğer denge unsuru. Banner’ın inhibitörü, Peter’a içindeki o karanlık gücü dizginlemesi için teknolojik bir aparat (inhibitör) yapmasına ilham oluyor. Ancak Jean’in zihin oyunları Hulk’ı bir hortlatıyor ki sormayın!
Hulk’ın varlığı sadece “İki vurup kırsın, millete seyir zevki çıksın” mantığı değil. Banner yıllarca içindeki canavarı teknolojiyle bastırmaya çalıştı, Peter da aynı hatayı yapıp duygusal yarasını bir çiple çözebileceğini sandı. Finalde Peter’ın o cihazı söküp atması, sorunun biyolojide değil, bastırdığı duygularında olduğunu anlaması demek. Ha bu arada, Peter’ın icat ettiği o teknoloji büyük ihtimalle ileride mutantların başını yakacak “Sentinel” teknolojisinin temeli olacak, benden söylemesi!

Jean Grey: Yeni MCU’nun Merkez Karakterlerinden Biri mi?
Sadie Sink’in Jean Grey olarak arz-ı endam etmesi zaten beklenen bir şeydi. Ancak film karakteri oldukça karanlık bir yerden başlatıyor. Bedenleri kukla gibi kullanması, zihinleri manipüle etmesi adeta Jessica Jones’taki Kilgrave vibes benziyor. Kızcağızı ilk iki perdede canavar gibi gösterip sonra bir anda “Aslında o da kurban” moduna sokmaları biraz hızlı kaçmış, kabul.
Ama Peter’ın Jean’i yumrukla değil de, kendi acılarını, May Hala’lı anılarını onun zihnine açarak durdurması… Uf! İşte Örümcek-Adam ruhu budur! Kas gücüyle değil, empatiyle kazanan bir kahraman. Jean Grey bu filmde biraz X-Men’in habercisi olan bir piyon gibi kalsa da Sadie Sink döktürmüş.

MJ ve Ned Meselesi: Büyüyü Bozmak Neden Hata Olurdu?
Filmin yaptığı en büyük iyilik ne biliyor musunuz? O koca hafıza büyüsünü ucuz bir romantizmle “Aaa hatırladım seni!” diyerek çöpe atmaması. MJ ve Peter karşılaşıyor, aradaki o elektriklenme hissediliyor ama kız bir anda Peter’ın boynuna sarılmıyor. “Seni tanımıyorum” diyor ve geçiyor. Kesilen faturanın arkasında durmuş senaristler, helal olsun!
Buna karşın Ned’in bir el sıkışmada hafiften “Ulan ben bu adamı bir yerden tanıyorum ama…” moduna girmesi, dostluğun o silinmez izini tatlıca işliyor. Peter’ın “yeni günü”, eski manzarasını geri kazanmasıyla değil, hayatına yeniden bir dostu alabilme cesaretiyle aydınlanıyor.

Film Nerelerde Tökezliyor?
Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Film, “Ben sokak seviyesinde, küçük ve samimi bir hikâyem” diye yola çıkıyor ama kadro maşallah Şampiyonlar Ligi gibi! Spider-Man, Punisher, Hulk, Jean Grey, MJ, Ned, Yelena Belova derken film zaman zaman nefes darlığı çekiyor. Karakterlerin çoğu sahne çalıp kaçtığı için kendinizi bir sinema filminden ziyade, üst üste dizilmiş çizgi roman fasikülleri okuyormuş gibi hissedebiliyorsunuz. “Azı karar, çoğu zarar” atasözümüzü senaristlerin kulağına küpe yapmak lazım. Tempo yer yer yalpalıyor, Marvel’ın o bitmek bilmeyen “Gelecek filmlerin altyapısını hazırlayalım” telaşı, Peter’ın o güzelim kişisel dramını gölgeliyor.

Jenerik Sonrası Sahne: Peter Uzayda mı?
Jenerik bitti, ışıklar yanmadan o sahne geldi ve kafalar yine çorba! Ned’in geliştirdiği Spider-Tracker uygulamasında sinyal bir anda Dünya haritasından kayboluyor. Bizim oğlan nereye gitti dersiniz?
-
Avengers: Doomsday veya Secret Wars yüzünden Battleworld’e mi fırlatıldı?
-
Yoksa o sinyal bizim Peter’ın değil de başka evrenden gelen Miles Morales’in mi izi?
-
Ya da simbiyotun peşine mi takıldı?
Neresinden bakarsanız bakın, Marvel yine yapacağını yaptı ve mahallemizin mütevazı kahramanını kozmik curcunanın kucağına fırlatacağının sinyalini verdi.

Eleştirmenler, Seyirciler ve Gişe Ne Diyor?
Eleştirmenler tempolu kargaşaya hafiften mırın kırın etse de (Rotten Tomatoes %90 civarında), seyirci filme tam anlamıyla bayıldı! Gişe tarafında ise Sony kasayı dolarlar ile tıka basa doldurdu bile. İlk birkaç haftada 2 milyar dolar barajını deviren film, seyircinin hâlâ “içi dolu, karakteri merkeze alan” süper kahraman işlerine ne kadar aç olduğunu kanıtladı.
Sonuç: Yeni Bir Üçlemenin Gerçek Başlangıcı
Sözün özü; Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün, kusursuz bir başyapıt değil belki. Kalabalık oyuncu kadrosu, zaman zaman ritmi bozan Marvel şakaları ve gelecek projelerin reklamı olma yükü filmin paçasından çekiyor. Ancak tüm bu hengameye rağmen Eve Dönüş Yok’un bıraktığı duygusal mirası kirletmeden, Peter Parker’ı tam anlamıyla yetişkin bir kahramana dönüştürmeyi başarıyor.
Tom Holland’ın o muazzam performansı, New York’un o buram buram sokak kokan atmosferi ve karakterin “acınla yüzleş” teması filmi alıp yukarı taşıyor. Örümcek-Adam, devasa Marvel makinesinin dişlisi olmaktan çıkıp yeniden kendi hikâyesinin direksiyonuna geçiyor.
Genel Değerlendirme: 8/10
Aradığınız şey bol aksiyon, kaliteli drama ve mahallenizin o gerçek kahramanıysa, bu yeni gün tam size göre doğmuş demektir! Sinemayla kalın, sinemada kalın!