Sessizliğin Sonu: The Jazz Singer ve Perdenin İlk Konuşması
Takvimler 6 Ekim 1927’yi gösterdiğinde, New York’taki Warner Theatre salonunda çıt çıkmıyordu. Seyirciler, o güne kadar perdede sadece mimikleriyle ve ara yazılarıyla konuşan insanlara alışkındı. Derken, beyaz perdeden Al Jolson’ın o meşhur repliği yükseldi: “Durun bir dakika, durun bir dakika! Henüz hiçbir şey duymadınız!” İşte o an, sinema için adeta bir “milat” oldu. The Jazz Singer, sinema salonlarındaki o derin sessizliği bıçak gibi kesip atarken, sadece teknik bir dönüm noktası değil, yedinci sanatın genetiğini değiştiren devasa bir atom bombası bıraktı orta yere. Bu yazımda, sesin sinemaya girişinin arkasındaki o görkemli karmaşayı ve oyunculuktan senaryoya kadar her şeyi nasıl darmadağın edip yeniden inşa ettiğini masaya yatırıyorum.

“Söz Gümüşse, Ses Altındır”: Sektörün Ezberi Nasıl Bozuldu?
Sinema dünyasında her yenilik önce bir “heves” olarak görülür, hani eskilerin deyimiyle “Geçici bir rüzgardır, eser geçer” denir ya, ses için de aynısı söylendi. Büyük stüdyolar, sessiz sinemanın getirdiği o devasa kâr marjını riske atmak istemiyordu. Sonuçta, sessiz bir filmi alıp dünyanın öbür ucuna, sadece ara yazıları tercüme ederek satabiliyordunuz; dil bariyeri diye bir şey yoktu!
Ancak Warner Bros. batmanın eşiğindeydi ve tabiri caizse “Ya herru ya merru” diyerek tüm parasını bu sesli teknolojiye (Vitaphone sistemi) yatırdı. The Jazz Singer aslında tamamen sesli bir film bile değildi, sadece birkaç şarkı ve azıcık diyalog barındırıyordu. Fakat o azıcık diyalog yetti de arttı bile! Film gişeyi darmadağın edince, hani o ses dalgasıyla dalga geçen koca koca stüdyo patronları, ertesi gün kuyruğa girip ses ekipmanı siparişi vermeye başladılar. Anlayacağınız, parayı gören stüdyolar dönülmez akşamın ufkuna jet hızıyla girdi.
Tiyatrovari Abartıdan Mikrofona: Oyunculuğun Büyük Sınavı
Sesin gelişi, oyunculuk dünyasında tam bir “kıyım” yarattı. Sessiz sinemada aktör ve aktrisler, duyguyu geçirmek için vücut dillerini, gözlerini adeta birer kırbaç gibi kullanmak zorundaydılar. Sevinç mi var? Kollar göğe açılır. Hüzün mü var? Eller yüze kapanır. Biz buna popüler tabirle “abartılı oyunculuk” diyorduk.
Ses gelince ne mi oldu? O koca koca jestler bir anda sırıtmaya, komik durmaya başladı. En kötüsü de, perdede tanrı/tanrıça gibi duran o jönlerin ve primadonnaların sesleri ilk kez duyulduğunda kıyamet koptu:
-
Ses Tonu Fiyaskoları: Çok karizmatik bir mafya babasının sesinin incecik, cırtlak bir şey olduğu ortaya çıktı.
-
Aksan Problemleri: Göçmen yoğunluklu Hollywood’da, İngilizcesi aksanlı olan onlarca star bir gecede işsiz kaldı.
-
Mikrofon Mahkumiyeti: İlk zamanlar mikrofonlar hareket ettirilemiyordu. Oyuncular sahnede saksı gibi duran bir vazonun ya da masanın içine gizlenmiş mikrofona doğru konuşmak zorundaydı. Hareket alanı sıfırlanmıştı!
Sessiz dönemin efsane ismi Charlie Chaplin bu duruma uzun süre direndi. Ona göre ses, sinemanın o evrensel, büyüleyici dilini öldürüyordu. Nitekim haklılık payı vardı; sinema bir gecede “görsel bir şölen” olmaktan çıkıp, “duysal bir tiyatroya” evrilme tehlikesi atlattı.
Kalemlerin Savaşı: Senaryonun Doğuşu ve Edebi İstila
Sessiz sinemada senaryo yazarları (intertitle writers), sadece sahneler arasındaki geçişleri ve can alıcı birkaç cümleyi yazarlardı. Yani işin yükü yönetmende ve oyuncudaydı. The Jazz Singer sonrası ise sinema salonlarında “Laf ebeliği” dönemi başladı.
“Ses gelmeden önce resimlerle düşünüyorduk, ses geldikten sonra kelimelerle düşünmeye başladık.”
Bu dönüşüm, Hollywood’a yeni bir meslek grubunun akın etmesine yol açtı: Gazeteciler, oyun yazarları ve romancılar. Çünkü artık karakterlerin entelektüel derinliğe, sokak argosuna, hızlı ritimli diyaloglara ihtiyacı vardı. Karşılıklı laf sokmalar, romantik fısıldaşmalar sinemanın yeni silahı oldu. Kara filmlerin (Film Noir) o tıkır tıkır işleyen, zehir gibi diyalogları ya da screwball komedilerin o makineli tüfek hızındaki fırlama replikleri tamamen sesin getirdiği bu özgürlük sayesinde doğdu.
Bizim Perdede Durumlar: Türk Sinemasının Sesle İmtihanı
Peki, Hollywood bu devrimle çalkalanırken bizim topraklarda, yani Yeşilçam’ın henüz emekleme döneminde neler oluyordu? Coğrafya kaderdir derler ya, teknoloji de biraz öyle. Hollywood’dan birkaç yıl sonra, ses dalgası İstanbul semalarına da ulaştı. Türk sinemasının o dönemki tek hakimi, hani her taşın altından çıkan o meşhur yönetmenimiz Muhsin Ertuğrul, batıdaki bu gelişmeyi uzaktan izleyip “Bizim neyimiz eksik?” dedi.
Ve takvimler 1931’i gösterdiğinde, Türk sinemasının ilk sesli filmi olan “İstanbul Sokaklarında” seyirciyle buluştu. Tabii o dönem Türkiye’de bu işi kıvıracak teknik altyapı, hani “stüdyo” dediğimiz şey hak getire… Filmin çekimleri İstanbul’da yapıldı ama seslendirme aşaması için tabiri caizse tası tarağı toplayıp Paris’teki İpek Film stüdyolarına gitmek zorunda kaldılar.
Bizim sinemamızda sesin girişi Hollywood’daki gibi starları tahtından etmedi, aksine zaten tiyatro kökenli olan oyuncuların ekmeğine yağ sürdü. Ancak senaryo cephesinde işler değişti; artık perdede “Aman efendim, sepet efendim” kıvamında da olsa Türkçe konuşuluyordu. İstanbul’un o dönemki kendine has argosu, şivesi ve edebi dili beyaz perdeye sızmaya başladı. Kısacası, The Jazz Singer‘ın New York’ta açtığı o ses perdesi, birkaç yıl rötarla da olsa İstanbul sokaklarında yankılandı ve Türk sinemasını modern dünyaya entegre eden o ilk büyük viraj oldu.

Son Düşünceler: Sessizlik Öldü, Yaşasın Ses!
Neticeye gelirsek; The Jazz Singer sinemaya sadece bir hoparlör takmadı, sinemanın ruhunu baştan aşağı formatladı. Evet, sessiz sinemanın o saf, şiirsel görselliği bir miktar yara aldı; evet, pek çok yetenekli oyuncu bu girdapta boğulup gitti. Ancak sinema, gerçek hayatın o gürültülü, karmaşık ve ritmik sesini içine alarak nihayet “tam bir illüzyon” haline geldi. Sessizliğin sonu, aslında insanlığın en büyük hikaye anlatma aracının gerçek anlamda can bulduğu andı.
Beyaz perdenin o büyüleyici dünyasında, bir sonraki yazıda görüşmek üzere!