Perdedeki Memleket: Türk Sinemasının Kökleri ve Evrimi
Ben, Aydın Mtc! Sinemanın o büyüleyici kokusunu içinize çekmeye, patlamış mısırları hazırlamaya hazır mısınız? Bugün, hüzün ile neşenin, imkânsızlık ile dehanın yan yana yürüdüğü, bizim toprakların hikâyesine; yani Türk sinemasının derin dehlizlerine dalıyoruz. “Geçmişini bilmeyen, geleceğini göremez” derler; biz de perdedeki o ilk ışığın peşine düşüyoruz. Bu topraklarda sinema, sadece beyaz perdeye yansıyan bir ışık oyunu değil; halkın ta kendisi, acısı, tatlısı ve bitmek bilmeyen o meşhur “film kopma” hikâyesidir. Dadmedya sayfalarında sinemanın nabzını tutarken, gelin bu yüz yıllık serüvenin röntgenini birlikte çekelim.

İlk Işık ve Emekleme Dönemi: Ayastefanos’tan Muhsin Ertuğrul’a
Her şey, resmi tarih anlatısına göre 1914 yılında, Fuat Uzkınay’ın Rus anıtının yıkılışını kayda almasıyla başladı. Tabii o dönem elimizde ne Hollywood bütçeleri vardı ne de devasa stüdyolar. “Kervan yolda düzülür” misali, sinemamız tam anlamıyla bir emekleme sürecine girdi. Tiyatro kökenli yapımların gölgesinde geçen bu ilk dönemde, sahneye adeta tek adam rejimi gibi çöken bir isim vardı: Muhsin Ertuğrul.
Muhsin Ertuğrul dönemi, sinemamızın hem şansı hem şanssızlığı oldu desek yeridir. Şansıydı; çünkü ortalık el yordamıyla iş yapmaya çalışan amatörlerle doluyken, o bu işe bir disiplin, bir tiyatro ciddiyeti getirdi. Şanssızlığıydı; çünkü sinema dilini uzun süre tiyatronun o statik, ağdalı yapısından kurtaramadı. Kamera sabit duruyor, oyuncular girip çıkıyor, sanki sahnedeymiş gibi bağırarak konuşuyorlardı. Ama yiğidi öldür hakkını yeme; ilk sesli filmimiz İstanbul Sokaklarında (1931) ve Türk kadınının perdede ilk kez boy gösterdiği Ateşten Gömlek gibi dönüm noktaları hep onun vizyonuyla hayat buldu.

Yeşilçam’ın Doğuşu: Sokaktan Gelen Sessiz Devrim
1950’lere geldiğimizde sinemada tiyatrocuların devri kapandı ve “Sinemacılar Dönemi” başladı. Ömer Lütfi Akad’ın Kanun Namına (1952) filmiyle kamera sokağa indi, prangalarından kurtuldu ve gerçek anlamda akmaya başladı. İşte bu, Beyoğlu’nun o meşhur sokağından adını alan Yeşilçam’ın ayak sesleriydi.
Yeşilçam, Türk insanının aynasıydı. Köyden kente göçün getirdiği o sudan çıkmış balık hali, gecekonduların hüznü, zengin kız-fakir oğlan klişeleri sinemayı bir anda halkın en büyük eğlencesi haline getirdi. Fabrikatör Hulusi Kentmen’in babacan tavrı, Münir Özkul ve Adile Naşit’in içimizi ısıtan aile bağları, sinemayı bir ticarethaneden çok, bir toplumsal terapi merkezine dönüştürdü. O dönem sinema salonları, Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile adeta birer ibadethane gibi dolup taşıyordu.

Altın Yıllar ve Türlerin Savaşı: Melodramdan Siyasi Sinemaya
1960’lar ve 70’ler, Türk sinemasının hem üretim rekorları kırdığı hem de sanatsal olarak şahlandığı Altın Çağ’dır. Bir yanda cıvıl cıvıl melodramlar, Ayşecik’ler, Yumurcak’lar; diğer yanda ise ülkenin çalkantılı siyasi atmosferini perdeye taşıyan o sert, ödünsüz filmler.
İşte bu dönemde, sinemamızın “Çirkin Kral”ı Yılmaz Güney sahneye çıktı. Karizmatik, jilet gibi jönlerin devrini kapatıp, Anadolu’nun bağrından kopan o yanık, öfkeli yüzü sinemanın tam merkezine yerleştirdi. Umut (1970) filmiyle başlayan gerçekçi akım, Türk sinemasını uluslararası arenaya taşıyacak olan o büyük dehanın habercisiydi. Sinemamız artık sadece ağlatıp güldürmüyor, “Biz nereye gidiyoruz?” sorusunu da bizzat seyircinin suratına bir tokat gibi çarpıyordu.
Krizler, Sıkıntılar ve Karanlık Dönemler
Tabii ki her güzel hikâyenin bir de nazar boncuğu, daha doğrusu büyük bir dramı olur. Bizim sinemamız da hiçbir zaman dikensiz bir gül bahçesinde yürümedi. Teknik imkânsızlıklar, sansür baskısı ve ekonomik krizler sinemacıların belini her dönem büktü.
“Negatif film bulamadığımız için aynı şeridin üzerine üç kere çekim yapmak zorunda kalırdık.” — Yeşilçam Ustaları
Özellikle 1970’lerin sonuna doğru televizyonun evlere girmesi ve ardından gelen 1980 askeri darbesi, Yeşilçam’a adeta indirilmiş darbe oldu. Salonlar boşaldı, yapımcılar battı. Sektör, hayatta kalabilmek için ne yazık ki “seks filmleri furyası” gibi sinema tarihinin en arabesk, en karanlık dehlizlerine sapmak zorunda kaldı. Nitelikli izleyici küstü, salonlar birer birer otoparka ya da pasajlara dönüştürüldü. Sinema, uzun bir kış uykusuna yattı.
Türk Sinemasının Dönüm Noktaları ve İlkleri
Hafızamızı tazelemek ve bu şanlı tarihin kilometre taşlarına hakkını teslim etmek adına, Türk sinemasını “biz” yapan o büyük kırılma anlarına ve ilklere göz atmakta fayda var.
-
İlk Konulu Film: Sedat Simavi’nin yönettiği Pençe ve Casus (1917) filmleri, sinemamızın hikaye anlatmaya başladığı ilk adımlardır.

-
Uluslararası İlk Büyük Başarı: Metin Erksan’ın yönettiği, mülkiyet ve su sorununu taşra gerçekliğiyle ele alan Susuz Yaz (1963), Berlin Film Festivali’nden “Altın Ayı” ödülüyle dönerek makûs talihimizi kırdı.

-
Zirve Noktası: Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in yönettiği Yol (1982), Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye”yi kazanarak Türk sinemasının bayrağını dünyanın tepesine dikti.

-
Geri Dönüşün İlk Kıvılcımı: Yavuz Turgul’un yönettiği ve Şener Şen’in devleştiği Eşkıya (1996), sinema salonlarına küsen milyonları yeniden yerinden kaldırıp gişede rekorlar kırdı.

Yeni Dalga ve Bağımsızların Yükselişi: Cannes Yolları Taşlı
2000’lere geldiğimizde ise sinemamız kabuk değiştirdi. “Yeşilçam öldü” diyenlere inat, küllerinden doğan yepyeni bir sinema dili ortaya çıktı. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenler, ticari kaygılardan uzak, daha minimal, daha felsefi ve taşra sıkıntısını merkezine alan bir estetik inşa ettiler.
Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu (2014) ile kazandığı Altın Palmiye, bu yeni nesil semantik ve sanatsal arayışın en somut taçlandırılması oldu. Artık Türk sineması dünyada “uzun sessizliklerin, derin bakışların ve felsefi iç hesaplaşmaların sineması” olarak anılıyordu. Tabii bu durum madalyonun sadece bir yüzüydü. Diğer yüzünde ise popüler sinema, gişe rekorları kıran komediler ve dramlarla ticari çarkı döndürmeye devam ediyordu.

Perde Kapanırken: Bugün Neredeyiz?
Günün sonunda dostlar; Türk sineması “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali bir dengede varlığını sürdürüyor. Bir tarafta milyonları salona çeken ama sanatsal derinliği tartışılır popüler yapımlar, diğer tarafta festivalleri gezen ama salon bulmakta zorlanan bağımsız sinema. Yaşanan salon tekelleşmeleri, dijital platformların sinemayı evlere hapsetmesi gibi modern sıkıntılar da cabası.
Ancak bu toprakların hikayesi bitmez. Biz, imkansızlıklar içinde mucizeler yaratmayı Yeşilçam usta kameramanlarının gözlerinden öğrendik. Aydın Mtc olarak benim inancım tam: Işıklar söndüğü, o beyaz perde aydınlandığı sürece, bu memleketin anlatacak hikayesi asla tükenmeyecek. Sinemayla kalın, perdenin büyüsünü asla kaybetmeyin!